Ay Tozu

Hikayeler484 okunma3 paylaşımGönderen: Emine GEZER

Evvel zaman içinde ayın bir parçasını isteyen

bir kadın varmış. Aslında azıcık ay tozu bile

yeterliymiş ona. Olanaksız bir düş değilmiş onunki,

garip bile değilmiş. Aya giden adamlar tanıyormuş, çünkü

o vakitler modaymış aya gitmek. Şimdi bulunduğumuz

yerden pek uzak olmayan bir yerden hareket edermiş adamlar;

çok yüksek roketlerin üstüne yerleştirilmiş delikten

gemilere binerlermiş. Ne zaman gümbürdeyen, çevresine ateşten

çiçekler saçarak fırlayan bir roket atılsa gökyüzüne,

kadın mutluluktan deli olurmuş. "Fırla! Hadi! Hadi!"diye

haykırırmış roketin ardından. Sonra da

üç gün üç gece karanlığın içinde uçan adamların yolculuğunu

coşkuyla, kıskançlıkla izlermiş. Onlar için ay bilimsel bir olay,

teknolojik bir başarıdan başka birşey değilmiş. Yolculuk

sırasında şiirsel bir tek söz etmezlermiş, yalnız rakamlar,

formüller, sıkıcı birtakım bilgiler. Biraz insanlıklarını

anımsadıklarında dünyadaki en son futbol maçlarının

sonuçlarını sorarlarmış. Hele aya ayak bastıktan

sonra daha da az söz çıkarmış ağızlarından. Önceden

hazırlanmış bir iki cümle söyleyip, tenekeden bir

bayrak dikerler, robotumsu devinimlerle bir garip

tören yaparlarmış. Sonunda geri gelirlermiş

bir yığın taşla ve tozla. Ay taşları, ay tozu...

Kadının düşlediği toz. Onları bir daha gördüğünde

yalvarmış, "Bana biraz ay verirmisiniz? Sizde o kadar çok ki!"

Ama hep aynı karşılığı alırmış:Veremeyiz, yasaktır.

Ay parçaları hep laboratuvarlarda ya da aya gitmeyi bilimsel

bir olaydan, teknolojik bir başarıdan başka şey saymayan

kişilerin masalarının üstünde kalırmış.

...

Gene de aralarında bir tanesi bana ötekilerden daha iyi

görünmüştü. Gülmesini, ağlamasını bildiği için. Ufak tefek,

çirkin, dişleri birbirinden ayrık ve yüreğinde korku olan bir

adamdı. Korkusunu saklamak için güler, gülünç şapkalar

giyerdi. Bu da ona ruha benzer bir şey vermişti. Bu yüzden

onun arkadaşıydım, birde ayı haketmediğini bildiği için.

Her görüştüğümüzde söylenir dururdu:"Oraya çıktığımda ne

diyeceğim. Şair değilim ki, derin, güzel şeyler söylemesini

bilmem ki..." Aya doğru yola çıkmazdan bir iki gün önce bana

veda etmeye geldi, aya vardığında ne diyebileceğini de sordu.

Gerçek olan, dürüst içten birşeyler demesini söyledim;örneğin

korkuyla dolu küçücük bir adam olduğunu söyle dedim.

Sevdi bunu ve yemin etti: "Geri dönersem eğer sana biraz

ay getireceğim. Ay tozu!" Gitti ve döndü. Ama döndüğünde değişmişti.

Verdiği sözü ona anımsatmak için telefon ettiğimde kaçamak

karşılıklar verdi hep. Derken bir gün evine yemeğe çağırdı beni.

Sonunda bana biraz ay vereceğini düşünerek koşa koşa gittim.

Yemek bir türlü bitmek bilmedi, bense yerimde duramıyordum.

Sonunda,"Şimdi sana ayı göstereceğim"dedi."Şimdi sana ayı

vereceğim"dememişti ama ben ayrımsamadım o anda. Hala o gülünç

şapkaları giyiyordu, hala güler gibi yapıyordu.

Gözünü kırparak çalışma odasına götürdü beni, kilitli bir

dolabı açtı. Birkaç şey vardı içinde;küreğe benzer bir şey,

bir bahçıvan çapası, bir tüp. Hepsi de garip,

gümüşsü gri bir tozla kaplıydı.

Ay tozu!

Yüreğim deli gibi çarpmaya başladı.

Elimi uzatıp küreği yavaşça tuttum, çok hafifti, hemen

hemen ağırlıksız gibi. Üstündeki toz yüz pudrası gibiydi.

Derimin üstüne, ikinci bir deri gibi incecik bir gümüş tabakası

kaldı. Ayı kendi derimin üstünde gördüğümde neler duyduğumu

anlatmak çok güç. Zaman ve boşluk içinde yayılma duygusuydu

belki, ya da erişilemeze erişerek sonsuzluk kavramının ta kendisini

yakalamıştım. Bunları şimdi düşünüyorum, o anda hiçbir

şey düşünemedim. Adamın sabırsızlanmaya başladığını bile

fark edemezim o ara. Sonunda anladığımda küreği geri verdim.

"Teşekkürler"diye mırıldandım."Artık tozu alabilir miyim?

"Birden soğuklaştı:"Ne tozu?"."Bana söz verdiğin ay tozunu...".

"Aldınız ya"diye karşılık verdi."Dokunmanıza izin verdim ya...

"Şaka yapıyor sandım. Şaka yapmadığını, küreğe dokundurmakla

verdiği sözü gerçekten yerine getirdiğine inandığını anlayabilmem

için bir kaç dakika geçti, yıllardan uzun gibi görünen dakikalar.

Yoksullara bir dükkan vitrinindeki değerli taşı gösterdiklerinde

ya da katılamayacakları bir şöleni uzaktan seyrettirdiklerinde

yaptıkları bu işte. Şaşkınlığımdan, kederimden, tutmadığı

sözü bir tokat gibi suratına patlatmak, kötülüğünden dolayı ona

hiç değilse sitem etmek aklıma gelmedi. Tek düşüncem: Bu

yaptığının çok acımasızca olduğuna onu nasıl inandırabilirim?

İşte bu umutla ona yalvarmaya başladım, ayın bir parçasını

istemediğimi, yalnızca önceden söz verdiği ay tozundan bir

lokmacık istediğimi anlattım uzun uzadıya. Kendisinde ne

kadar çok vardı, dolaptaki her şey ay tozu kaplıydı, bunun bir

tutamcığını alıp bir kağıdın üstüne ya da ne bileyim benim

derim olmayan herhangi bir şeyin içine toplamama izin verse;

yıllar yılı karşıma alıp bakabilsem kendi ayıma...Öteden beri

düşlediğim bir şeydi, o da biliyordu bunu, kapris yapmadığımı

çok iyi biliyordu. Ama ben yalvarıp yakardıkça o sertleşti,

ağzını açmadan soğuk soğuk baktı durdu bana. Sonra gene hiçbir

şey demeden dolabı kilitledi ve odadan çıktı.

Olduğum yerde durakalmış avucumdaki ay tozuna bakıyordum.

İşte elimde, avucumun içindeydi ay, ama onu nereye koyacağımı,

nasıl saklayacağımı bilemiyordum. En hafif bir dokunuş yok

edecekti onu. Boş yere kafa yordum, bir çözüm aradım yitirmemek

için elimdekini. Oysa kafam bir sis bulutunun içindeydi sanki ve bu

sis bulutunun içinden bir tek cümle yinelenip duruyordu.

"Yüzümden pudrayı silmek gibi bir şey olur bu. Neyle silersem

sileyim yok olacak".Korkunç bir işkenceydi. Gülünç bir dilenme

açılışında kalmış olan gümüşle örtülü elime son bir kez daha

baktım, boğazımda yumrulaşmış ağlama isteğini yuttum, acı

acı gülümsedim. Ay taa çok uzaklardan gelmiş, derime konmuştu

ve ben onu sıyırıp atmak üzereydim. Bir daha hiç almamacasına.

İsteseydim bile böyle avucum açık, hiçbir şeye dokunmadan

kalamazdım. Er ya da geç parmaklarım bir şeye sürünecekti ve her

şey boşlukta yok olan duman gibi uçup gidecekti. Acımasız bir

aptalın acımasız şakası yüzünden! Kızgınlıkla yumruğumu sıktım.

Yeniden açtım. Artık avucumun içinde görebildiğim tek şey kirli,

karmaşık ince ince çizgilerden örülmüş bir tür ağdı. Dolap kapısına

sildim elimi. Yapışkan bir iz bıraktı, upuzun bir göz yaşının izi gibi.

Evden ayrıldığımda ay ışığı vardı, geceyi bembeyaz aydınlatmıştı.

Dolu gözlerle bir süre baktım ona, sonra biraz ağladım.

Düşündüm ki, temiz ve ak bir şeyler var olmaya görsün,

onu hemen kirletecek birileri çıkar.

"Sana bir kerecik dokunabildim" dedim "Bu bile bana yeter..

Ama lütfen seni kirletip, sahiplenmelerine izin verme."

4.3/ 9 · 3 oy

Hikayeler kategorisinden

Hikayeler kategorisinin tamamı »

Rastgele başka bir fıkra »